Zaman Meselesinin İdrakine Varabilmek

Bu yazıyı cesametli bir sarsıntının yarattığı derin bir üzüntü sonrası saf bir inançla, daha fazla insan, Dünya mensubu olarak geçmişimizi ve yazgımızı idrak ederse, belki birbirimize ve gezegenimize sahip çıkar, daha iyi davranabilir umuduyla yazdım.

Uzun zamandır unutulmuş bir hadise acı bir şekilde maalesef ki yine vuku buldu.

Yerkabuğunun kendi içsel ritimleri, tektonik hareketleri, jeolojik süreçlerinin işlerliği algı eşiğimizin ötesinde değildir. Şimdiki zamanın pırıltılı ve tuhaf görüntüsü yalnızca birkaç saniye sonra meydana gelen bir görüntü ile insanın gezegenimizdeki yaşam deneyimini değiştirebilmektedir.

Bir coğrafyacı olarak yirmi yıldır düzenli olarak her yıl ‘Seizma’ konusunu, Dünya’nın 4,5 milyar yıllık efsanesini 4 haftalık bir programa sığdırarak üst perdeden konuşarak anlatıyorum. Lakin bir insan, bir öğretmen, bir kız evlat ve bir yüksek lisans öğrencisi olarak herkes gibi bende meydana gelen bu hadiseye bakmakta güçlük çekiyor, zorlanıyorum. İçinde bulunduğumuz deprem krizinin nedenlerinden birinin, şimdiki zamana odaklı bir bakış açısına saplanıp kalmamız olduğunu düşünüyorum. Yaşadığımız gezegeni tanıyabilmemiz için muazzam bir çaba göstermemiz gerekliliğine yıllar önce 1999 yılında yaşadığım deprem hadisesi sonrası karar vermiş, lisans eğitimimi bu doğrultuda gerçekleştirmiş ve öğrendiğim bilgileri cansiperane aktarmayı seçen biri olarak pek başarılı olamadığımızı görüyorum.

Yirmi birinci asırda eğitimli bir yetişkinin dünya haritasında kıtaları tanıyamaması bizi şaşırtabilir, belki de bu durumu esefle kınayabiliriz. Lakin Dünya’nın 4,5 milyarlık uzun geçmişinde dikkat çeken Buz Devri, Pangea, dinozor gibi birkaç hadise dışındaki şeyler konusunda büyük oranda cahil olmamıza aldırdığımız yok. Zaman cahiliyiz. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasında bağlantı kurmadan bir hayat geçiriyoruz. Zamansız bir düşünce ile izan ve ölçüden yoksun davranışlarda bulunuyoruz. 

Tecrübesiz ve yersiz bir özgüvene sahip sürücüler gibi, tabii alanlara ve ekosistemlere, mevcut trafik kurallarından habersiz bir biçimde gazı arttırarak giriyoruz ve akabinde tabiat yasalarına önem vermeden, umarsızca davrandığımız için, maruz kaldığımız cezaları şaşkınlıkla ve öfkeyle karşılıyoruz.

Gezegenimizin geçmişi hakkındaki bu bilgisizliğimiz, medeniyet ve çağdaşlık konusundaki iddialarımızın esas bir karşılığı olmadığını gösteriyor.

Güdük bir bakış açısıyla düşünen birçok insanın, kıyametin eli kulağında olduğuna inananların depremleri, iklim değişimini, yeraltı sularının azalışını, biyoçeşitliliğin kaybedilişini tasa etmesini beklemek beyhude görünüyor. Eğer görülecek günler yoksa, bir şeyi muhafaza etmeye çalışmak israf olarak değerlendiriliyor. Bu bağlamda daha da vahim olarak eğitim, sağlık, sanat gibi zaman isteyen faaliyetlere dayalı meslekler sorun teşkil eder, zira bu toplumsal gelişme alanları elle tutulur düzeyde verimli hale getirilemez. Gelişmeye, olgunlaşmaya ve zamana verdiğimiz itibar ve kıymet hakkında bu bakış açımız pek çok şeyi gösteriyor diyebilirim.

Gelecek nesillere olan sorumluluğunu ciddiye almaya gönüllü, yürekli insanlar genelde kendilerini istihdam edilemeyen bir konumda, susturulmuş ve azınlıkta buluyor.

Aksine kısa vadede düşünenler, gelecek konusunda dar bir görüşe sahip insanlar ise ikramiyeler ve bol kazançlarla mükafatlandırılıyor.

Gençliğimde, çok geride kalmayan bir zamanlar toprak, su, orman gibi tabii kaynaklar ulusun geleceği için korunması icap eden vatanseverlik davasıydı ve vatan sevgisinin bir göstergesiydi. Şimdiyse tüketim ve şirketleri parasallaştırmaya yönelik bir fiile dönüşmüş durumda ve bu vaziyet insanları rahatsız ediyor gibi görünmüyor. Tüketim en elzem ihtiyaç, giderilmesi en acil bir erim haline gelirken, dışarıya kapalı zamanın şimdisi içinde vaktimizi ekran karşısında, sosyal medyada geçirdikçe dikkat aralığımız giderek daralmaya başladı.

Akademi alemi, bilim ve irfanın araştırmalarının sorumluluklarını sahiplenmeli ve bazı bilim dallarına sunduğu imtiyazı, diğerlerini yadsımanın yükümlülüğünü taşımalıdır. Fizik ve kimya nicel ispatlarıyla entelektüel araştırma alanlarında üst mertebeleri işgal etmektedir. Bu bilimler zamanın tozunu, kirini, pasını taşımaksızın ebedi, genel geçer, doğanın işleyişi ile ilgili kesin yasalar oluşturmuşlardır. Biyoloji, coğrafya, jeoloji bilimleri zamanla ilişkisinden ötürü o etkileyici kesinlikten yoksundur ve bu sebeple daha alt bir mertebede yer almaktadır. Fizik ve kimyanın ışıltılı itibarına erişememişlerdir. Biliyoruz ki bilimin algılanan değeri, alacağı mali desteğin miktarını önemli düzeyde etkilemektedir. 

Bu sebeple araştırmalara sağlanan mali yardımların sınırlılığına tepki olarak bazı bilim insanları, Güneş Sistemi’nin başka yerlerinde olası yaşam araştırmalarına fayda getirmesi için NASA bünyesinde başlatılan girişimlere dahil olarak kendilerini ‘astrobiyolog’ olarak tanımladılar. Her ne kadar bunu övünçle karşılıyor olsam da kanun hazırlayanların ve toplumun kendi gezegenleriyle çalışmalar yapmalarını sağlamak için bilim insanlarının uzay programlarına sığınmak zorunda kalması yüreğimi incitiyor.

Bir başka yürek burkucu durum ise farklı alanlarda çalışmalar yürüten bilimcilerin gezegenimiz hakkındaki bilgisizlikleri ve ilgisizliklerinin önemli çevresel meseleler doğuruyor olmasıdır. Uzay konusundaki bilgimiz gezegenimizin iç yapısıyla ilgili bildiklerimizden daha fazla. Mars’a, Jüpiter’e ve Ay’a araçlar gönderebilirken bu kadar uzak mesafeler ile ilgili bilgiler edinirken, 6370 km mesafeye, dünyanın merkezine gidemiyoruz ve sahip olduğumuz bilgiler oldukça sınırlı. 

Toplum olarak büyük ilerlemeler kaydederken, benzeri görülmemiş bir refah seviyesine ulaşmışken yaşadığımız deprem sonrası yitirdiğimiz nüfusumuz, yok olan şehirlerimiz ve hayatlar karanlık bir şekilde zihnimizde, yüreğimizde ve tarihimizde iz bırakacak. 

Tam gaz alarak kurallara uymayan sürücü gibi ilerlediğimiz bu yoldan dönmek için geç kalmış değiliz. Tabiatı tanıyarak, kaynaklarının nasıl ve hangi zamanlarda oluştuğunu idrak ederek, ritimlerini öğrenerek, geçmişte yaşanan felaketleri ve toplu yok oluşlar hakkında bilgi sahibi oldukça dünyamızın ve türümüzün geleceğine sahip çıkabiliriz.

                                                                                                                    Züleyha EKİCİ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir